0242 237 50 75

Halkın Sağlık Hakkı vardır

Halkın Sağlık Hakkı vardır

Antalya Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr.Nefi Kara

Antalya Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr.Nefi Kara’nın Kaktüs Dergisi’nin Temmuz 2014 sayısında yazısı yayınlandı.

“Halkın Sağlık Hakkı vardır alacaktır”
Merhaba değerli Kaktüs Dergisi okuyucuları, Dergimizde “Sağlık” köşesi oluşturacağız “sen de yazar mısın?” dediklerinde içimde bir heyecan hissederek hayır diyemedim. Hangi konuda yazacağım benim tercihime bırakıldığı için, Beyin ve Sinir Cerrahi Uzmanı olarak hastalıkların tedavisini mi anlatsam daha iyi olur, yoksa her gün yaptığım olağan işlerin dışında bir şeylere mi değinmem gerek ikilemde kaldım. Eğer bu yazı Haziran sayısına yetişirse son anda olacak, yetişmezse de Ağustos sayısına kalmış olacak. Bu kadar hızlı akan gündemi ile ülkemde bir hafta bile düşünmek için epey uzunca bir zamandır aslında.

Bir taraftan Soma faciası yaşanmışken, diğer yandan aynı madencilikte olduğu gibi “sağlıkta dönüşüm” adı altında taşeron sistem dayatılırken, ülkemin giderek kronikleşen hastalıklarını ve onların çözüm yollarını anlatmak gerekir diye düşündüm. Yanlış okumadınız, bizim ülkemizde “sağlıkta “dönüşüm” adı altında 10 yıldır yapılanlar, aslında modern kölelik anlamına gelen taşeronculuğun sağlık alanında hayat bulmuş halidir.

Antalya ölçeğini ele aldığımızda, kamu hastanelerinde kişi başına düşen yatak sayısı Türkiye ortalamasının yarısının daha altındadır. Neden devlet ve üniversite hastanelerinde yatak bulamayıp oradan oraya taşındığınızı anladınız demi şimdi? Özel hastanelerde kişi başına düşen yatak sayısına baktığımızda ise Antalya ortalamanın üzerinde iyi bir görüntü veriyor.

Kamu hastanelerinin içinde bulunduğu bu durumu sağlık sisteminin başında bulunan herkes biliyor. Başhekim, yönetici, sağlık müdürü ve hatta vali de durumdan tabi ki haberdar. Hastanelerin artık nasıl “işletme” mantığı ile yönetildiğini, hastalara nasıl “müşteri” muamelesi yapıldığını halkım hastaneye düşünce anlıyor.
1985 yılında Antalya’nın nüfusu 129 bindi. Devlet Hastanesi ve SSK Hastanesi vardı. Şimdi yine 2 hastane var. Nüfus ise 1 milyon 100 bin oldu. Sayın Başbakanımızın kulakları çınlasın. Bilseydi bu fecaati oturup ağlardı herhalde. 400 bin nüfuslu Kepez’de “devlet hastanesi” olmamasının açıklamasını her halde şöyle yapardı “bu işin fıtratı bu, sağlığınız Allaha emanet”.

Tıp Fakültesini bitirdiğimiz zamanlar sağlık ocağında hastalardan ücret talebimiz olmazdı. Vatandaş nasılsa vergi ödüyordu.

Devlet ve üniversite hastanelerinde de durum aynıydı. Hatta SSK’lı hastalarımız “sizin maaşınızı biz veriyoruz” deyip hava bile atarlardı. Hani Anayasa’da sosyal bir devlet vardı ya işte onun gereğiydi ücretsiz sağlık hizmeti. Şimdi dönüştük tabi her şeyde dönüştüğümüz gibi.

Muayenehaneler konusunu daha sonraki yazımda canlı canlı yaşayan biri olarak anlatacağım.

“Vay be!” diyeceksiniz.

Evet, çok zengin olduğu için özel hastanelerde tedavilerini rahatça olabilen halkım benim. Bazıları alınmaz inşallah “ben halk mıyım?” diye. Bu ülkede yaşayan herkes –ben de dahil- halktır.

Hastanelerde çalışan hekimlerin ve yardımcı sağlık personelinin çoğunun iş güvencesi olmayan taşeron şirketlere bağlı olduklarını da bir anlatıversem… Madende ölümlerin suçlusu rödovans diyorlar ya, işte onun bizdeki adı da “performans”tır. İşte sağlık çalışanlarının kalitesi de cebine girecek para da buna bağlıdır.

Durumu şimdilik iyi olan öğretim üyeleri ve idari sorumlular da amele çavuşu gibidir.

Bu kadar karanlık bir tabloda aydınlık olan ise her şeye rağmen mücadele ediyor olmamızdır.

Bir insanın daha yüzü gülsün, bize yansısın ve biz de mutlu olalım diyebiliyor olmamızdır